CİNSİYET VE BEYİN FONKSİYONLARI
Beyin yapısının ve fonksiyonlarının cinsiyete bağlı değişiklikler
gösterdiği, özellikle son yıllarda yoğun araştırmalara konu olmuştur. Çünkü
beyin morfolojisinde ve fizyolojisindeki bu farklılıklar hem kadın-erkek
davranışlarında önemli farklılıkları meydana getirmekte, hem de özellikle
psikiyatride pek çok hastalıkların patogenezinde ve tedavisinde önemli role
sahip görünmektedir. Kadın erkek arasındaki bu morfolojik ve fizyolojik
farklılıkları aşağıdaki gruplar halinde özetlemek mümkündür.
Kadın ve Erkek Beynindeki Yapısal Farklılıklar
Kadın erkek arasında beyin ağırlığı yönünden farklılık olduğu ve erkek
beyninin kadınların beyninden ortalama % 9 daha fazla volume sahip olduğu
bilinmektedir. MRI ile sağlıklı kişilerde yapılan araştırmada erkeklerin
kadınlardan 91 ml. daha fazla beyin volume ve 20 ml. daha fazla beyin
omurilik sıvısı ihtiva ettikleri gösterilmiştir. Fakat beyin ağırlığını
vücut ağrılığına oranladığımız zaman, kadın erkek arasındaki bu fark ortadan
kalkmaktadır. Erkekler de sağ korteks daha kalın ve interhemisferlik
asimetride daha belirgindir. Dişilerde ise nukleus kaudatus daha büyük,
diğer bir deyimle kaudat ve hipokampus bölgelerinin total beyne oranı
dişilerde daha fazladır.
Beyin morfolojisinin cinsiyetle ilişkisini şizofrenik hastalarda araştıran
Nopoulus ve ark. 40 kadın-40 erkek şizofrenik hastada yaptıkları
araştırmada; şizofrenik erkeklerin ventriküler volümlerinin, normal
erkeklerin ventriküler volümlerinden önemli ölçüde geniş olduğunu tespit
etmişlerdir. Fakat aynı bulgu, şizofrenlik kadınlar ile aynı yaşta sağlıklı
kadınlar karşılaştırıldığı zaman bulunmamıştır. Kadın ve erkek beynindeki
farklı morfolojik değişiklikler, beyin yaşlanmasında ortaya çıkmaktadır.
Gar ve ark. Yaşları 18-80 arasında değişen 69 sağlıklı kişide MRI ile
yaptıkları araştırmada, yaşla beyin volumunun negatif, beyin omurlilik
sıvısının pozitif korelasyon gösterdiği ve erkeklerdeki yaşa bağlı beyin
atrofisinin kadınlardan çok fazla olduğunu tespit etmişlerdir. Aynı
araştırmada beyin yaşlanmasının kadınlarda sağ ve sol hemisferde simetrik
geliştiği halde, erkeklerde yaşlanmanın asimetrik olduğu ve en fazla atrofi
olan bölgenin yaşlı erkeklerin sol hemisferi olduğu vurgulanmıştır.
Bu gelişmelere bağlı olarak da, kadının yaşlılıktaki mental
fonsksiyonlarının erkeklerden daha az etkilendiği ve yaşlanmanın erkeklerde
sol hemisferik fonksiyonları daha fazla bozabileceği gerçeği ortaya
çıkmıştır. Agartz ve ark. nın yaptıklar MR ölçümlerinde de, 60 yaşın
üstündeki erkeklerin beyindeki lateral ventriküler alanın kadınlardan daha
geniş ve beyninin ise aynı yaş kadınlardan daha atrofik olduğu
gösterilmiştir.
Yaşlanan beyinde en büyük atrofinin frontal ve temporal loplarda olduğunu
gösteren araştırmada da, bu iki bölgedeki atrofinin erkeklerde kadınlardan
önemli ölçüde fazla olduğu vurgulanmıştır. Sonuçta yapılan çok sayıdaki
araştırmalarda gösterildiği gibi, erkek beyni kadın beyninden daha hızlı
yaşlanmaktadır.
Cinsiyet ile korpus kallosum boyu arasındaki ilişkide çeşitli araştırmalara
konu olmuştur. Fakat bu konudaki araştırma çelişkilidir. Bazı araştırmalarda
korpus kallosum kalınlığı erkeklerde daha fazla olduğu gösterildiği halde,
bazı araştırmalarda kadın erkek arasında önemli bir fark tespit
edilememiştir. Elster ve ark.'larının sağ elini kullanan sağlıklı 60 kadın
ve 60 erkekte MR ile yaptıkları araştırmada; korpus kallosumun
anteroposterior uzunluğunun erkeklerde, kadınlardan geniş olduğu
ölçülmüştür.
Allen ve Gorski de yaptıkları araştırmalarda anterior commissura ve massa
intermedianın kadın ve erkekte farklılıklarını 100posmortem kadın ve erkek
beyninde incelemişler ve kadınların ortalama % 53 daha geniş massa
intermedia ya sahip olduklarını tespit etmişlerdir.
Beyin Metabolizması ve Cinsiyet
Beyin, organizmada metabolik aktif organlardan biridir. Ağırlığı vücut
ağırlığının % 2'si olmasına rağmen, bazal şartlarda bir dakikada
organizmanın kullandığı 25 ml 02'nin 50 ml'sini kullanır. Dakikada beyne
ortalama 800 ml kan gider ve 77 mg glikoz bir dakikada kandan beyne geçer ve
ATP'ye çevrilerek kullanılır. Beynin glikojen deposu yok denecek kadar
azdır. Onun için hipoglisemiden en fazla etkilenen organların başında beyin
gelir. Erkek ve kadın beyninde metabolizma yönünden önemli farklılıklar
vardır (21).
Yapılan araştırmalarda beyin kan akımının, erkeklerden daha fazla olduğu
tespit edilmiştir. Mathew ve ark. 140 sağlıklı kişide erkek ve kadın
beyninde sağ hemisfer, sol hemisfer beyin kan akımlarını ölçerek
karşılaştırmışlar ve her iki hemisferde de kadınların beyin kan akımı
erkeklerin beyin kan akımından önemli ölçüde yüksek olduğunu bulmuşlardır
(p<0.001). Bu konuda 106 sağlıklı kişide yapılan araştırmada da, frontal
sentral, temporal, paryetal, oksipital kortekste beyin kan akımı ölçülerek,
erkeklerin aynı beyin bölgeleri ile karşılaştırılmaları yapılmış ve bütün
beyin bölgelerinde kadınların beyin kan akımının erkeklerden yüksek olduğu
ve en fazla farkın frontal kortekste olduğu tespit edilmiştir. Daha sonra
yapılan çok çeşitli araştırmalarda da, hem total hem de bölgesel beyin kan
akımı, kadınlarda erkeklerden yüksek olduğu vurgulanmıştır. Neden kadınların
beyin kan akımı erkeklerden yüksektir? Bu gün bu sorunu cevabını tam olarak
bilemiyoruz.
Araştırmacılar kadınların hematokrit değerinin erkeklerden daha az olduğunu
ve periferik direncin düşük olduğunu dolayısıyla, kompansasyon için kadın
beyin kan akımının fazla olduğunu ileri sürmüşlerdir. Fakat hematokrit
değerleri ve kan PCO2 değerleri eşitlenen kadın ve erkek arasında aynı
farkın devam etmesi, bu hipotezi çürütmüştür. Diğer ileri sürülen bir görüş
de, kadın beyninin erkek beyninden % 9 daha küçük olması, dolayısıyla beyne
fazla kan giderek bu farkı kompanse etmeye çalışmasıdır. Fakat kadın ve
erkek beyninin vücut ağırlığına oranı arasında fark bulunmaması bu görüşü de
zayıflatmıştır. Burada çok ilginç olan nokta, 38 yaşında kadın ve erkeğin
beyin kan akımları arasındaki farkın, 58 yaşındaki erkek ve kadın arasında
da devam etmesidir. Diğer bir deyimle yaşlanma ile kadın erkek arasındaki
beyin kan akımı farkı ortadan kalkmamaktadır.
Beyin kan akımının yanında, beyin glikoz kullanımı da kadın beyninde erkek
beyninden yüksektir Baxter ve arkadaşlarının, 7 erkek 7 kadın üzerinde beyin
glikoz kullanımı ölçtükleri araştırmada; kadının bütün beyninin glikoz
kullanım hızının, erkekten % 19 daha fazla olduğu gösterilmiştir.
Araştırıcılara göre kadın beyninin glikoz kullanım hızının erkekten fazla
olması ostrojen hormonundan kaynaklanmaktadır.
Mensturyal siklusa bağlı olarak yapılan ölçümlerde östrojen hormonunun
düzeyinin en yüksek olduğu dönemde, kadın beyninin glikoz utilizasyonu en
yüksektir. Kadın yaşlandığı zaman bu farkın ortadan kalkması, bu hipotezi
destekler görünmektedir. Beyin glikoz kullanımının dişilerde fazla olduğu
deneysel olarak da gösterilmiştir. 14C-desoksiglikoz kullanılarak sıçanların
östrus siklusundaki günlerde ayrı ayrı beyin glikoz kullanımları ölçülmüş ve
östrus siklusunun her basamağında, dişi sıçan beyninin glikoz kullanımı,
erkek beyninden anlamlı şekilde yüksek çıkmıştır.
Cinsiyet ve Kan-Beyin Bariyeri
Beyin kapiller endotel hücreleri, periferik kapillerlerden farklı olarak
birbirlerine tight-junction denilen sıkı bağlantılarla bağlanmış ve
pinositotik aktivitede, yok denecek kadar azdır. Devamlı bir bazal membran
içeren bu endotel hücreleri, kan ile beyin arasında özel bir bariyer
oluştururlar. Kan beyin bariyeri permeabilitesinin artması, vazojenik beyin
ödemi gelişmesine neden olduğu için, klinikte önemlidir. Fizyolojik
koşullarda nöronların homeostasisini sağlayan kan-beyin bariyeri
hipertansiyon, konvulziyon, iskemi gibi pek çok patolojik koşulda
permeabilitesini artırır (diğer bir deyimle, kan-beyin bariyeri yıkılır) ve
istenmeyen nöronal hasarlar ortaya çıkabilir. Alzheimer hastalığı, şifrozen
gibi pek çok psikiyatrik bozuklukların patogenezinde de kan-beyin
bariyerinin yıkılmasının önemli olduğu vurgulanmıştır. Özellikle Alzheimer
hastalığında nöron ölümünden ve nöritik plak oluşumunun artmasından
kan-beyin bariyerinin yıkılmasının önemli olduğunu gösteren pek çok
araştırma yapılmıştır.
Dişi ve erkekte kan-beyin bariyeri permeabilitesinin fizyolojik koşullarda
farklı olduğu, sıçanlarda yapılan araştırmalarla ortaya koyulmuştur. Bu
araştırmaya göre bazı sıçan türlerinde, bariyer permeabilitesi dişilerde
erkeklerden daha fazladır. Daha sonra Öztaş ve ark.'larının yaptıkları
araştırmalarda, bu farkın hipertansiyon, kolvulziyon gibi patolojik
koşullarda da olduğu deneysel olarak gösterilmiştir.
Aynı doz bikukullin ile oluşturulan konvulziyonlarda dişilerde daha fazla
kan-beyin bariyeri yıkılmakta ve daha fazla vazojenik ödem oluşmaktadır.
Patolojik koşullarda erkeklerin kan-beyin bariyeri permeabilitesi daha az
yıkılmaktadır. Diğer deneysel araştırmaların çoğunda olduğu gibi kan-beyin
bariyeri konusundaki araştırmalar da erkek deney hayvanlarında yapılmakta,
dişideki mensturyal siklusun deneyleri bozacağı görüşü buna neden
olmaktadır. Oysa dünya nüfusunun yarısı kadın, yarısı erkek ve mensturyal
siklusta fizyolojik bir olay olduğuna göre erkek deney hayvanlarından elde
edilen sonuçlara göre, dişileri yorumlamak pek çok bilimsel hataya neden
olabilir. Çünkü, kadın ve erkek beyni kan-beyin bariyeri permeabilitesindeki
farklılık gibi, pek çok yönden erkekten farklıdır. Hem fizyolojik, hem de
patolojik koşulda kadın ve erkek beyninin farklı olması tedavi açısından da
önemlidir.
ÇOCUĞA CİNSEL EĞİTİM İLE İLGİLİ BİLGİ VERME
Çoğumuz cinsiyet ve üreme konusunda, anne babalarımız tarafından yeterince
eğitilmemiş olmamızın acısını çekmişizdir. Bu yanlış tutumu çocuklarımıza
karşı sürdürmemiz yanlış ve gereksizdir. Bizler için cinsellik ve üreme ile
ilgili bilgi ne kadar önemli ise, çocuklar açısından da o denli gereklidir.
Küçük çocukların cinsellikle ilgili soruları, cinsel duygular değil, üreme
konusudur. Genellikle çocuklar 2-3 yaşlarında en geç 4 yaşında soru sormaya
başlarlar. Bebekler nasıl olur?, Ben nereden geldim? bu soruları gerçeklere
dayanarak çocuğunuzun yaşını göz önüne alarak kısaca yanıtlayın. Çocuğunuz
cinsellik ile ilgili bilgileri sizden edinsin, bilgileri aktaran siz olun ki
cinsiyet ve üreme ile ilgili bilgileri başkaları ile konuşması gerektiğini
düşünmesin. Tartışmaktan kaçınmayın kötü, yasak, diye düşünmesin.
Sorduğu soru ne olursa olsun (cinsellik üreme) her şeyi bir çırpıda
anlatmaya çalışmayın. Kısaca sadece sorulan soruyu doğru yanıtlayın. Anne,
babaların çoğu sorulan sorulan sorulara hayvanlar, böcekleri örnek
gösterirler. Ancak çocuk bundan tatmin olmaz. Onları ilgilendiren gerçek
olgulardır. Çocuğunuz size cinsellik ve üreme ile ilgili sorduğu soru
karşısında bu ne biçim bir soru edası ile ona bakmayın. Suratınızı
buruşturup telaşa kapılmayın doğal olun. Çocuğunuzun sorduğu soruyu
yanıtlamanın en iyi yolu belki de döl yatağı içerisinde fetüsün ne şekilde
geliştiğini gösteren resim ya da kitaplardır. Hem meraklı gözler ile
izleyecek hem de soruya yanıt alacaktır. İleride doğru olarak yanıtladığınız
bu bilgileri hatırlayacak, doğru kullanacaktır. Çocuklar anne-babalarından
edindikleri bilgileri arkadaşları ile paylaşırlar, bunda da bir sakınca
yoktur. Ancak kendi cinsel yaşantınız ile ilgili bilgileri vermeyin. Böyle
bir soru sorduğunda bunun sizin için özel olduğunu, paylaşmak istemediğinizi
belirtin. Çocuğunuz sizi çıplak giyinirken, görürse doğal olun sakınmayın
anne'nin ya da baba'nın anatomik yapısını gözlemler. Bunu özellikle yapmayın
uzun süre çıplak dolaşmayın. Çocuğunuz karmaşık duygular içinde kalabilir.
Çıplaklığınızın tahrik edici, cinsel yönden uyarıcı bir nitelikte olmaması
gerektiğini unutmayın.
KARŞI CİNSLE İLİŞKİ
Birleşme, karşı cinsel ilişkinin döllenmeyle sonuçlanan tek biçimidir ve
kültürümüzde, bu nedenle her şeyin üstünde tutulmaktadır. Geçmişte kimi
dinler tarafından gebelikle sonuçlanmayan cinsel birleşmeler kabul
görmüyordu ve bu konu üzerinde çiftlere ağır bir baskı vardı.
CİNSEL EYLEM BAĞIMSIZ MI?
Bugün insana ait ne varsa toplumsallaşmış; yani düzenlenmiş, bazı kurallarla
sınırlanmış durumda. Yaşam zorunluluklarımızdan biri olan cinsel dürtü de,
değişen her toplum yapısında farklı düzenlemelere tabi kalmakla birlikte,
her zaman toplumsalın ilgi alanı içinde olmuştur.
Zaman içinde, kadın erkeğin egemenliği altına girerken, cinsel eylem de,
üreme eyleminden ayrıklaşarak başlı başına düzenlenişe sahip bir eylem
haline geldi. Zamanın bir döneminde cinsel eylemin nesnesi olmayan birçok
organ, bugün neredeyse fetişize edilmiş durumda. Sadece üreme eylemi
olmaktan çıkışın göstergelerinden biri de şüphesiz doğum kontrol yöntemleri.
Yalnız burada bir noktayı, önemli bir noktayı atlamamak gerekiyor: Cinsel
eylem üreme eylemi dışına çıkarken kadın ve erkek için aynı biçimi almadı,
iki cins için farklılaştı. erkeğin ve kadının farklılaşan cinsel rolleri ve
asıl olarak onunla belirlenen toplumsal rollerine uygun cinsel davranışları
gelişti. Kadının cinsel davranışına ilişkin veriler artık tarihte görülemez
oldu. Antik Yunan'da ve Roma'da erkek çocukların belli bir yaşa gelinceye
kadar, daha yaşlı yurttaş erkeklerle beraber olduklarını, adeta onlar
tarafından "eğitildiğini" görüyoruz. ama kadınlara ilişkin anlatılanlar
birkaç sözden ibaret. Bu durum birçoklarının Roma ve Yunan eşcinselliği diye
bahsettiği şeydir. Ancak, bugün için "ahlaki sistemimiz" içinde olumlu yer
tutmayan eşcinselliğin, o zaman eşcinsellik diye bir kavramla
ifadelendirilmediği, durumun toplumun düzenlenişinde bir olgu olduğu
atlanmamalıdır.
Değişen toplum yapılarının incelenmesi sürdürüldüğünde cinsel davranış ve
cinsel rol konusundaki değişimleri de görmek olanaklıdır. Ortaçağ
Fransa'sında, ekonomik sistemin düzenlenişi, mülke sahip olanlar arasında
sadece büyük erkek çocuğun resmi evlilik yapmasına izin veriyordu. Diğer
erkek çocuklar ise gayri resmi sayılan ilişkiler kurup, bunlardan çocuk
sahibi olabiliyorlardı. Daha sonradan, Fransa krallarının çoğunun
eşcinselliğinin, karıları olmak ve tahta varis bırakmak koşuluyla
kabullenildiği görülmektedir. "Eşcinselliğin" toplumsal örgüde işlevsel bir
yeri vardı, şüphesiz. Ama, bugün, aile yapısının çekirdek aileye
dönüşmesiyle, toplumsal kurgu bunun üzerinde yükselirken, eşcinsellik,
toplumdışı ve sapkınlık olarak nitelendiriliyor.
Cinsel rol gibi, cinsel davranışın da mutlak olmadığını, toplumsal yapı ve
kültürel birikime göre değiştiğini, tüm biyolojik temeline rağmen
"öğrenildiğini" ve "öğretildiğini" anlatmaya çalışırken, eşcinsellik
üzerinden örnekleme yapılması, başkalarının da olmadığı anlamına gelmemeli.
Bugün "ensest" dediğimiz şey, "çocuk seviciliği" dediğimiz şey; hepsi hepsi
toplumsal düzenlenişe, zamana göre anlam kazanmaktadır.
Gelelim bugüne... Zamanla değişen cinsel davranış kalıplarından, güne uygun
olanları, çocukluktan itibaren öğretilmekte. Eğer, özel olarak öğretilmek
istenen bir şey yoksa, eylemin kendisinin fiziği dışında, bir sınırlama,
zorlama olmaması beklenir. Ancak, biliyoruz ki, homoseksüelliğin yanlış,
heteroseksüelliğin doğru; ensestin, çocuk seviciliğinin iğrenç, bizim için
tanımlı yaş, ırk, din ve cins’ten "birini" seçmenin iyi; tek eşliliğin
doğru, çok eşliliğin yanlış olduğu nasıl olduğunu hiç bilmediğimiz bir
şekilde öğretilmiştir. Bir gün gelip de, nasıl bildiğimizi kendimize
sorduğumuzda, bazı kavrayışlarımız olduğunu ve bunların hep onaylanmış
olanlar olduğunu görürüz. Üzerimizde özel bir zorlama olmadığını düşünürüz.
Ama, heteroseksüellik doğal, tek eşlilik doğru olarak gösterildiğinde, geri
kalanları yanlış, doğal olmayan olarak varsayılmamış mıdır zaten?
Kadın ve Erkek Cinselliği
İnsanların bağımsız birer eyleyen olmayıp, yönlendirilebilir olmalarını
sağlayan araçlardan bir tanesi cinsel eylemin sınırlarının çizilmesidir.
Erkek ve kadın için ayrı ayrı tanımlanmış cinsel rol ve davranışlar,
erkeklerin kadınlar üzerindeki egemenliğini sürdürecek/yeniden üretecek
şekilde kurumlaşmıştır. Bu kurumlaşmada kadın cinselliği, erkeğin talebine
yanıt verecek şekilde tanımlanmıştır. Bireyin kendi başına değil de,
kendisinde varolan ve bir gereksinimi karşılayan şeylerden ötürü toplumsal
olabildiği bugünkü durumda, kadın kendisini ortaya koyarak değil (kendisi
olabilme şansı, aynı zamanda bu nedenden de hiç olmadığından) kendinde
olanı, bedenini ortaya koyarak toplumsallaşabilir. Kadın, tanımlanmış
normlara göre "güzel" olduğu ölçüde ya da anneliği aracılığıyla
toplumsallaşabilmekte. Bunun dışında kalan, kadınların cinsiyetleri bile
tartışma konusu olmaktadır.
Kadın ve erkek cinselliğinin farklı tanımlanışı, cinsel rollerin,
dolayısıyla toplumsal konumlanışın da farklı olması anlamına geliyor. Cinsel
davranışın tanımlanmış olan biçimlerindeki en küçük farklılaşmanın bile
küfürlerin ve alayların konusu olması (kaldı ki kadın bedeni herşeyiyle
küfür malzemesi) vurgunun cinsel eylemin kendisinden çok, dışlama
aracılığıyla dayatılan bir toplumsal kurumlanışın reddedilişine olduğunu
gösteriyor.
Cinsel eylemin sınırlanışının, eylemin kendisiyle değil de toplumsal
kurumlanışla belirlendiğinin çarpıcı örneklerini yine Antik Yunan ve Roma'da
bulmak olası: kurulabilecek cinsel ilişkiyi belirleyen şey tarafların köle
ya da yurttaş, kadın ya da erkek, yetişkin ya da çocuk olmalarıdır. Burada
anahtar sözcükler "aktiflik" ve "pasiflik"tir. Yurttaş yetişkin erkek aktif
olmalıdır; onun pasifliği hiçbir şekilde hoş görülemez. Hele de aktif
lezbiyenlik yapan kadın aşağılıktır, öyle ya yetişkin yurttaş erkeğin rolüne
soyunmuştur. Ancak, yetişkin, yurttaş ve aktif erkeğin de tanıması gereken
bazı erkler vardı: karısı, köleleri ve metresiyle ilişkiye girebilir fakat
hayvanlarla, tanrılarla ve ölülerle giremezdi. Yine de bir kölenin
efendisinin içine girmesi hoş karşılanmazdı. ("becermenin" iktidarı ve
küfürlerdeki yansısı burada gelişmeye başlamış olsa gerek)
Bir diğer önemli gösterge de, Atina yasalarında, bir oğlana ya da kıza
tecavüz edenler için konan cezaların aynı olması, tazminatın toplumsal
konuma göre değişmesidir.
80’lerde Türkiye’de kadın hareketi, kendisini ifadelendirmeye çalıştığında,
sosyalistlerin de içinde olduğu geniş bir kesim tarafından, cinsel eylemin
genel eylemden aşağı görülerek ayrıklaştırılmış olmasından yararlanarak
"bunlar cinsel özgürlük istiyorlar" diye saldırıya uğramıştı. Erkeğin cinsel
rolüne yönelik tehditin motive ettiği bu saldırıların gerçeğinin farkına
varılmadığından "hayır..." diye başlayan bir dizi savunmayla ne kadar
"masumane" istekler dile getirildiği anlatılmaya çalışılmıştı. Öyle ya,
kadınların bildikleri (yaşadıkları değil) aslında sadece gördükleri cinsel
davranış erkeğinkiydi. Bu cinsel davranışın özgürcesi de her önüne gelenle
yatağa girmek olabilirdi! Böyle bir kavrayışın, biraz daha derinleşerek,
cinsel eylemin tene, aslında tene de değil cinsel organlara indirgenmesine
dayadığı görülebilir. Kadın vajinası, bunun sonucunda, erkek için olduğu
kadar, kadın için de saplantı durumuna geldi. Tecavüze uğrayan kadınlar için
fiziksel acıdan çok, kişiliklerinin tümden yok edildiği duygusu
ağırlıktadır. Ama, fiziksel farklılıkları bir yana, erkeğin laf atmasıyla,
tecavüz etmesi arasında bir fark yok. Başka birçok durumda olduğu gibi, bu
iki durumda da kadınların onuru çiğneniyor, varlıkları yok sayılıyor.
CİNSEL ÖZGÜRLÜK
Cinsel konular toplumumuzda, nedense, hep tabudur. Cinsellik konusunda pek
konuşulmaz. İrdelemeler yapılmaz. Herkes bir şeyleri, üstünkörü de olsa,
bilir, ama konuşmaz ve tabii ki gönül rahatlığıyla yaşayamaz. Bunun nedeni,
cinselliğin tabu olmasına karşın, konu bireysel düzeye indirgendiğinde, özel
yaşam temelinde düşünüldüğünde, gerçekte 'özel' ve 'bireysel'in olmaması ve
konunun adeta 'kamu'nun ortak malı olarak görülmesinin sonucu da herkesin
herkese, bu konuda konuşma hakkını kendinde görmesidir.
Cinsellik ve cinsel yaşam kişiye özeldir ve kişilerin bunu gönül
rahatlığıyla yaşayabilmeleri gerekir. Özel yaşam, karışılamaz bir özel
alandır. Cinsel özgürlüğün ve cinsel yaşamın da bu alanda önemli bir yeri
vardır. Cinsel özgürlük dediğimizde, kadınlar açısından düşünürsek, bekaret
baskısı, birlikte yaşama, eşcinsellik (homoseksüellik) ve biseksüelliğe
karşı önyargı ve baskılar, flörte karşı çıkılması gibi konular, hemen
aklımıza gelebilecek, önemli konular.
Bekaret baskısıyla biz kadınlar çok fazla sınırlanır ve hatta bazen de deyim
yerindeyse, boğuluruz. Yukarıda saydığımız toplumdaki tabulardan biridir
bekaret. 'Bekaret' yüzünden dağılan yuvalar, işlenen namus cinayetleri,
kavgaları toplumumuzda sık rastlanır olaylardır. Ailenin namusu, ailedeki
kadınların omuzlarına yüklenmiştir. Buna ihanet ederse, cezası dayaktan
başlayıp, ölüme kadar varabilir. Toplum da böyle kadınlara 'kötü' gözüyle
bakar ve damgalar. Bu kadın, onların gözünde artık 'potansiyel' bir
'fahişe'dir.
Sevindiricidir ki, bu önyargılı çarpık tutum, toplumun özellikle eğitim ve
bilinç düzeyi yüksek kesimlerinde değişmeye ve yok olmaya başlamıştır. Bu da
yerindedir. Çünkü, gelişmeyle birlikte, kişilerin özel yaşam haklarına
duyulan ve gösterilen saygının da artması beklenen bir durumdur.
Her ne kadar özel yaşam, kişisel ve cinsel olsa da, flört ve birlikte
yaşama, toplumda tam anlamıyla kabul görmemiş durumlardır. Bireylerin,
istedikleri kişilerle, istedikleri gibi yaşama istek ve haklarına saygı
duyulmaz. Oysa bireyler, başkalarının haklarını çiğnememek koşuluyla,
özgürlüklerini sonuna kadar kullanma hakkına sahiptirler. Birlikte yaşamanın
'zina' olarak kabul edildiğini hemen hepimiz biliriz. Ceza yasası
taraflardan birinin evli olması durumunda eylemi suç olarak
nitelendirmiştir. Bu nedenden dolayı da, böyle bir ithamla yakalanan kadın
ve erkek cezayı hak ederler... Ancak, her zaman olduğu gibi, yine kadının
cezası daha fazladır. Kadının zina suçunu işlemiş sayılması için, bir
evde/yerde söz konusu erkekle tek başına, 'uygunsuzluk' koşulu aranmaksızın
bulunmuş olması yeterli görülürken, erkeğin söz konusu kadınla, ayrı bir ev
tutarak birlikte yaşamış olmasının ispatlanması halinde bu zina nedeni
olmaktadır. Biz kadınlar yasalardaki bu haksız durumun dışında, bir de
toplumun damgalaması ile çifte ceza görürüz. Erkekler ise, toplumun
değerlerine göre, yine 'elinin kınasını yakmıştır'. Bu durumdan gurur bile
duyabilir.
Bu konuda yasalara bakışımız, varolan haksız düzenlemelerin iyileştirilmesi
yönünde istemde bulunmak şeklinde söz konusudur. Ülkemiz nüfusunun yarısını
oluşturan biz kadınlar, eğer gerçekten istersek, yasalardaki eksiklik ve
haksızlıkların giderilmesini sağlayabiliriz...
Bu başlık altında ele alacağımız bir diğer konu da cinsel tercihler
konusunda toplumda varolan önyargı ve baskılardır. Bu başlık altında
eşcinsellik dediğimiz homoseksüellik ve her iki cinsle de beraber olan için
kullandığımız biseksüellik yer alıyor.
Eşcinsellik dendiğinde, bazı çevrelerden gelen tepkiler, bunun sapıklık,
hastalık, anormallik, doyumsuzluk olduğu yönündedir. Oysa, kişinin kendi
cinsinden biriyle beraber olmak istemesi, tamamen, o kişinin cinsel
seçimidir. Ayrıca, son yıllarda eşcinsellik konusunda yapılan araştırmalar
sonucunda, cinssel seçimler konusunda, genlerden kaynaklanan etkilerin
varlığı da savunulmaktadır. Eşcinselliği, ister fiziksel nedenlerden
kaynaklansın, isterse kişinin özgür irade ve duyguları etkilesin, sonuçta
birey, ne istediği ve bunu nasıl yaşamak istediğine kendi karar verecektir.
Heteroseksüellik (bireyin tercihini karşı cinsten yana kullanması) sanıldığı
gibi 'normal' değil, yalnızca 'sık görülen' bir cinsel tercihtir.
Eşcinselliğin yanı sıra, biseksüellik (bireyin tercih yapmadan her iki
cinsle de birlikte olması) de kişinin cinsellik yönünde bir seçimidir. Bu
kişiler seçimlerini her iki cinsle de birlikte olma yönünde yapmışlardır.
Eşcinsellik ve biseksüellik konularında karşılaşılan sorunlarda
başvurulabilecek herhangi bir koruyucu yasa bulunmamaktadır. Ancak, bu
konularda başvurabileceğimiz kadın hakları, insan hakları ve demokrasi ile
ilgili çalışmalar yapan kuruluşlar bu konuda bize yardımcı olabilecek
kuruluşlardır. Örnek olarak, Helsinki Yurttaşlar Derneği, İnsan Hakları
Derneği, İnsan Hakları Vakfı vb.